Rüzgârın On İki Köşesi


Ursula K.Le Guin’in gençlik yıllarından itibaren yazdığı fantastik ve bilimkurgu öyküleri Türkçeye kazandırılmaya devam ediyor. Rüzgarın On İki Köşesi adlı öykü kitabında, asırlık koca çınara dönüşen Le Guin, hayat ağacından herkese yetecek kadar meyve ve umut dağıtıyor.

Ursula Le Guin’in en güzel yanı okuyucuyu hep şaşırtması. Bitmeyen bir umutla yapar bunu. Kimi zaman “Karanlığın Sol Eli”ndeki çift cinsiyetli bir toplumla şaşkına çevirir, kimi zaman yer ve deniz öykülerindeki kahramanlarıyla doğumu, ölümü, yıkımı ve büyümeyi anlatır. Her hikâyesi başka kapılara açılır yani, her kapı başka bir gerçeğin yansımasıdır. Le Guin de buna benzer bir amaçla yola çıkar zaten. Kurduğu fantastik dünyalarda yeryüzünün her türden canlı cansız varlığının, toplumunun ve sisteminin bir karşılığı vardır. Soyluluğa tutkun birine sert bir tokat atar, uzaktan ve el değmeden. Sonra, şaşırtıcı olduğu kadar sarsıcılığını da fark ettirir. Toplumlar yaratır ve sistemler ve türler. Bunu yaparken alternatif bir yaşama sığınmaz, gerçeklerden kaçmaz, yaşanabilir alternatif yaşam biçimlerinin olduğunu bize hatırlatır. Karakterleri renklidir, kırmızı, kimi zaman siyah. Yaratıcıdır ve ilham verici. Şimdi sizlerle paylaşacağım kitap Le Guin dünyasının ilk anahtarı. Karmaşık labirentlere dalmadan önce almanız gereken ilk hap niteliğinde.

YASAK HEP YASAK

“Rüzgarın On İki Köşesi” Ursula K. Le Guin’in ilk gençliğinden itibaren yazdığı öykülerin bir araya getirildiği bir eser. Yazar, çok sevdiği, fantastik ve bilimkurgu olarak kabul edilebilecek kurguları tarih sırasını gözeterek kitaba dâhil etmiş. Ayrıntı Yayınları’nın ilk kez Türkçeye kazandırdığı eser on iki öyküden oluşuyor. Samley’in Kolyesi’yle başlıyoruz onu tanımaya. Gençlikten olgunluğa doğru giden yazın hayatının izini de sürerek bir parça.

“Paris’te Nisan” usta yazarın ilk yayımlanan ve para kazandığı öyküsü, ancak ilk yazdığı eser değil. Çünkü ilkini beş yaşında yazdığını ve on iki yaşında ise yayınevlerinden ret mektupları almaya başladığını biliyoruz. Küçük yaşlardan itibaren almaya başladığı olumsuz mektupları da, daha sonraki yıllarda postayla gelen çek mektupları da aynı mutluluğu vermiş yazara. ”Profesyonellik bir erdem değildir, profesyonel sadece, hobi olarak yaptığı işten para kazanan bir amatördür” diyerek açıklıyor gerekçesini. Paranın bu dünyadaki ağır yükünün farkında olarak.

Rüzgârın On İki Köşesi’ndeki en çarpıcı öykülerden ikisi –Paris’te Nisan’da da bilim adamları konu edilir ancak bahsedeceklerimden ana fikriyle ayrılır – bilime duyulan kör öfkeye karşılık geliyor. “Üstatlar” için “ilk yayımlanan hakiki, sahici, gerçek, katışıksız bilimkurgu öykümdü” diyor Le Guin. Bu tanımlamasının ne kadar doğru olduğunu öykünün içine girdikçe anlıyorsunuz. Rakamların yasaklandığı bir diyarda loca üstadı olarak yükselen Ganil, içindeki boşluğu sorguladıkça içinden matematik çıkar, yok hayır, adeta içinden matematik fışkırır. Yasaktır! Sizler belki uzak bir kâbusun ötesinde düşünülemeyecek bu kurguda, yasak rakamların yerine istediğinizi koyabilirsiniz aslında. Üstatlar’da yasağın nedeni içten içe ahlakidir. Sorgulanması ve dile getirilmesi bile yasak olandır. Düşündüğün fakat dile getiremediğindir. Günümüz dünyası açısından düşünecek olursak, açacağınız internet sitesinde geçecek bir kelime de olabilir bu “yasak”, bir kitap da, bir heykel de. İnsan kopyalamayı da alabilirsiniz yer değiştirmenize. Ortaya çıkan, sizi yakıp kavuran duygudan kimin sorumlu olduğunu düşünmek de size kalıyor elbette. Öykünün yazarını da suçlayabilirsiniz, kahraman Ganil’i de ya da gerçeğin dünyasından herhangi birini de…

Bilime duyulan kör öfkeye karşılık gelen ikinci öykü “Aşağılardaki Yıldızlar.” Le Guin “Yaratıcı zekâ yeraltına inmek zorunda bırakılırsa ne olur?” diye soruyor ve bunun yanıtını bizden Astronom Guennar aracılığıyla bulmamızı istiyor. “Ahşap ev ve müştemilatı çabucak alev alıp yandı, yıkıldı ama kiremit kampananın üzerine kurulu alçı ve kaplama kubbe yanmadı. Bunun üzerine onlar da teleskop parçalarını, aletleri, kitapları, harita ve çizimleri kubbenin altına, tam orta yere yığdılar ve üzerine yağ döküp ateşe verdiler.”

Astronom Guennar’ın alevler içinde kalan yalnızca gözlemevi değil, tüm hayatıdır. Kin ve öfkeyle peşine düşen insanlardan saklanır ve yeraltına, mağaralara iner. Bu küskün bilim adamını orada “askerleri, yabancıları, mahkemeleri ve yakmaları” sevmeyen adamlar beklemektedir. İnsanlık tarihine hiç de yabancı değil bu kurgu. Bilim insanı Hypatia’nın etini kemiğinden ayıran, İskenderiye Kütüphanesi’ni içinde sayısız değerde kitapla kül eden, Sokrates’i başka Tanrılara tapınmak ve gençliği zehirlemek suçundan ölüme götüren, gökbilimci Galileo’yu ev hapsine mahkûm eden hep bu kör, sağır, dilsiz ve karanlık nefrettir. Ve bu nefret çağlar boyu kimi zaman bilim insanını yer altına inmek zorunda da bırakmıştır, tıpkı Ursula Le Guin’in bize net olarak sorduğu gibi.

HEPİMİZİN ZİHNİNDE ORMANLAR VAR

Kitabın diğer öyküleriyle de istediğiniz başka dünyalara yelken açabilirsiniz. “Bu öykü bilimkurgu ve fantastik eserlerimin en karakteristiği ve en romantiği” dediği “Semley’in Kolyesi” adlı hikâye, yazarın ilk romanı Rocannon’un Dünyası’nın da giriş metni. Aynı zamanda “soylu olma” hevesine sert bir yanıt. Bir diğer hikâye “Karanlık Kutusu”nu kızı Caroline’dan esinlenerek kaleme almış. “Halas Büyüsü” ve “İsim Kuralları” daha sonraki yıllarda yazacağı Yerdeniz’e kaynak oluşturmuş mesela.  “İyi Uçuşlar” uyuşturucu karşıtı olmayan bir öykü ve yayımlandığında ABD’de epey tartışmaya yol açmış. Kendisi de tütün bağımlısı olan Le Guin, başkalarını kınamanın ya da alkışlamanın gereksizliğinden söz ediyor kurgunun başında. Yazarın ilk ve son kez erkek baskısı nedeniyle kullanmak zorunda kaldığı U.K. Le Guin mahlasıyla yayınlanan, bütünüyle bilimkurguya ya da eklektik bağlantı şeması tarzındaki bilimkurguya en çok yaklaştığı örnek “Dokuz Can” öyküsü, 1968 yılında Playboy’da yayımlanmış. “Ya sen yönetirsin ya da seni yönetirler. Senin ağabeyin ise ne hizmet etmeyi ne de yönetilmeyi seçti” diyerek kahramana baskıcı yönetimlerin korkunçluğunu anlatmaya çalışan cadı ise “Karanlık Kutusu”ndan sesleniyor okura. Hikâyeler bitmiyor elbette. Süblime edilmiş bir öfke nöbeti olarak “Görüş Alanı” öyküsünü okuyabilir ya da ağaç sever Le Guin’den “Yolun Yönü”nü dinlemek isteyebilirsiniz.

“Fantastik edebiyata hakkını veren yazar” derler Le Guin için. Bilimkurguyu da içine katarak söylersek her iki türü de edebiyata en fazla yaklaştıran yazarlardan biri olduğundan bahsedilir. Haklıdırlar çünkü hiçbir zaman vıcık vıcık bir aksiyona yöneltmez okuyucuyu, karmaşık fizikle, matematikle boğmaz. Yaratıcı yazını köklü de bir geçmişe sahiptir. 1929 doğumlu yazar şimdilerin çok satan ve özgün kabul edilen kitap serisi Harry Potter’dan otuz yıl önce Yer Deniz Büyücüsü’nde Ged adlı kahramanını büyücü okuluna göndermiştir, ejderhalar ve büyücülerle çevrili bir mekânda üstelik.  “Fiziksel bir eylem psikolojik bir eylemi yansıtmadığı, edimler kişiyi ifade etmediği sürece macera öykülerinden çok sıkılıyorum, bana hareket ne kadar çoksa olan biten o kadar azmış gibi geliyor. Hepimizin zihinlerinde ormanlar var. Keşfedilmemiş uçsuz bucaksız ormanlar. Her birimiz her gece bu ormanlarda kayboluyoruz, bir başımıza kalıyoruz.” Zihne ve insana yönelik anlatılar, antropoloji, mitolojiler, Taoizm, masallar ve efsanelerden yararlanır Le Guin. Dostoyevski’den Junk’tan esinlenir. Anarşizmle beslenir, otoriter devlete başkaldırır. Cinsel kimlik ve özgürlükten bahseder, baskıları reddedişi hemen her kitabında hissedilir, doğayla bütünleşik hayatlara uzanır.

Ursula K. Le Guin’in “Rüzgârın On İki Köşesi” adlı eserini ister fantastik ve bilimkurgu edebiyatının yeni bir kitabı olarak okuyun, ister gerçekle kurmacanın iç içe geçmiş kurguları olarak değerlendirin, içinde mutlaka size göre bir öykü ve kahraman var. Asırlık koca bir çınarın hayat ağacından herkese bir meyve düşüyor ve herkese yetecek umut da…

Bu haber 4 Ağustos 2011 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nde yayımlanmıştır.

Reklamlar